Hakkımızda

Ateşi yakan baba,

Bayrağı devralan torun

1951 mezunu dişhekimi Sadık Tatar mesleğine tutkun, tutkun olduğu kadar demokratik ve ilkeli bir meslek adamıymış. Hayatı boyunca da bu bakış açısından taviz vermemiş. Ondan dişhekimliği bayrağını devralan oğlu Mustafa Tatar ve şimdilerde doktorasını yapan torunu Can Tatar için en büyük onur ata yadigârı bu mirasa sonuna kadar sahip çıkmak.

 

Kuşaktan kuşağa söyleşilerin bu dergi okurları için keyifli okunup okunmadığını henüz bilmiyoruz ama biz editör ve fotoğrafçılar için eşi bulunmaz söyleşiler olduğunu söylemeliyiz. Çünkü yaşamadığımız bir zaman ve mekandan başlıyor anlatımlar, sonra bugünlere geliyor, nostaljinin en koyusundan yolculuklara, yaşanılan zorlukların en bilinmezinden anılara kulak misafiri oluyoruz. Keyifli olduğu kadar hayret verici açılımlar zihnimizde birer birer uyanırken, “vay be” dedirten cinsten prensipler ve hayata dair dimdik duruşlarla karşılaşıyoruz. Geçen sayıda Horasan ailesiyle yakaladığımız keyifli “kuşaktan kuşağa” sohbetlerini şimdi de Tatar ailesiyle devam ettiriyoruz.

Mustafa Tatar İstanbul Dişhekimleri Odası’nda da uzun yıllar saymanlık görevini yürüttüğü için hocası Prof. Dr. Gülümser Koçak’ın deyişiyle camianın “septik” üyesi. Gerçi septik olması onun değil, Oda’nın suçu ya, olsun, o halinden memnun. Torun Can Tatar ise nispeten gençliğin verdiği ateşli, dinamik ama aileye özgü bir tevazu içinde. Dedesinden ve babasından aldığı bayrağı akademik kariyerle perçinliyor ve doktora yapıyor. Onu bu yola teşvik eden ise dedesi. Her ikisi de gerek mesleki gerekse yaşamla karşılaştıkları zor anlarda Sadık Tatar’ı gönüllerinden geçirerek bir çıkış yolu bulduklarını söylüyor.

Babanızdan söz eder misiniz? Nasıl dişhekimi olmaya karar vermiş?

Mustafa Tatar: Babam Sadık Tatar, 1927 doğumlu. Aslen Gaziantepli. Liseyi Kabataş’ta parasız okumaya başlamış, sonra Haydarpaşa Lisesi’ne geçmiş. Memleketten arkadaşları varmış orada. Kabataş’ta kendini çok yalnız hissettiği ve ağladığı bir gün yöneticilerden biri onun bu halini görüp neden ağladığını sormuş. O da arkadaşlarını özlediğini söylemiş. Yönetici bunun üzerine “Ama senin puanın daha yüksek olduğu için buradasın, sana iki gün mühlet düşün taşın, eğer hala istersen seni oraya göndeririz” demiş. Babam da oyunu Haydarpaşa Lisesi’nden yana kullanmış. İlginçtir ki babam lise çağına geldiğimizde ağabeyimle beni Kabataş Lisesi’ne yazdırdı. O zamanlar Emirgan’da oturuyorduk, mahalledeki tüm arkadaşlarımız Behçet Kemal Lisesi’ne gitti, biz Kabataş’a. Babam, önce askeri okula, oradan da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne devam etmiş. O yıllarda dişhekimliği üç yılda tamamlanıyormuş ve Kadırga’daki en eski binada eğitim görülermiş. Babam buradan 1951’de mezun olmuş. Ord. Prof. Dr. Alfred Kantorowitz ile birlikte fotoğrafı var.

 

Ekonomik zorluklar sebebiyle mi askeri okul tercih etmiş?

Mustafa Tatar:Babam yokluklar içinde büyümüş, ailesinden hiç maddi destek almadan okumuş. Öyle ki ayakkabıları eskimesin diye okulun sokağına geldiğinde giyermiş. Yokluklar onu hayata karşı daha dirençli ve sevgi dolu yapmış. Hayatı boyunca çektiklerine  benzer sıkıntılar yaşayanlara her zaman şefkat göstermiştir. Okuması için ailesinden uzak kalmış, burslu okumak için çok çalışmış. Askeri Tıbba girdikten sonra annemle tanışarak nişanlanmışlar. Tıbbın uzun olduğunu görünce hayata bir an önce atılmak için 1. sınıftan sonra dişhekimliğine geçiş yapmış. Bir yandan yuva kurmaya hazırlanırken öte yandan da ailesine destek oluyormuş.

Belli ki yaşadığı zorluklar sebebiyle babanızın sorumluluk duygusu erken yaşlarda gelişmiş.

Mustafa Tatar:Dedem orman memuruymuş ve babamı okuması için bir ahbaplarının yanına göndermiş. Orada evin ve ahırın tüm işlerini ona yaptırıyor, akşamları da gaz lambasını yakmasına izin vermiyorlarmış. Bunun üzerine babam, dedeme bir mektup yazarak “beni buradan alın” demiş. Dedem de gönderdiği yanıtta küçükken bu tür zorluklara göğüs gerilmesi gerektiğini, ancak bununla olgunlaşmanın mümkün olduğunu, kendi ayakları üzerinde durabileceğini söylemiş. Babam çocukluğundaki bu anıyı benimle yine bir mektup aracılığıyla paylaştı. O zamanlar ben askerdeydim, babam da askeri dişhekimiydi. Hatırlıyorum da annemle birlikte çevre illerde askerliğini yapan dost ve ahbapları ziyarete giderler, onlara her konuda yardımcı olurlardı. Ama askerliğim süresince babam beni bir kez bile ziyarete gelmedi, annemin tüm ısrarlarına ve duygusal isyanlarına rağmen askerliğimi rahatlatacak hiçbir şey yapmadı. Çok demokratik ve ilkeli bir adamdı. Ömrünün sonuna kadar da bunlardan taviz vermedi.

 

Ziyarete gelmediği için hiç serzenişiniz olmadı mı?

Mustafa Tatar:Askerdeyken yaşadığım sıkıntıları ifade eden bir mektup göndermiştim ona. O da buna karşılık içinde biraz önceki hikayenin de yer aldığı, yedi sayfalık bir mektup gönderdi. Bütün askerliğim boyunca o mektubu kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Babam mektubuna “Benim hayatımda iki mektup çok önemlidir. Biri babamın bana çocukluğumda yazdığı mektup. Diğeri de senin yazdığın” diyerek başlamış.Babam, dedemin mektubunu okuya okuya sabretmeyi öğrenmiş. Dedemin yazdıklarından yola çıkarak bana da aynı öğütleri veriyordu satır aralarında. “Oğlum hiç üzülme, sen bu işi başaracaksın” mesajını mektubundaki her cümlesinde hissettiriyordu. O gün hayatımda yeni bir dönüm noktası gibiydi. Babamdan uzaktaydım ama kendimi ona çok yakın hissediyordum.

 

Babanız, sizin dişhekimi olmanızda belirleyici oldu mu?

Mustafa Tatar:Ben çocukluktan ergenliğe kadar uzun bir süre makine mühendisi olmak istemiştim. Her ailede, her evladın üstlendiği birtakım işler vardır. Ben de evde ne kadar bozuk alet varsa tamirinden sorumluydum ama bu sorumluluğu kendim isteyerek ve severek üstlenmiştim. Aletle uğraşmak büyük keyif veriyordu. 1960’larda kalorifer pek yoktu, ısınmayı mazotla yapıyorduk ve mazot atıklarından ötürü kazan çok sık arıza yapıyordu. İkinci adresim kazan dairesiydi. Babamın arabasını da hep ben tamir ederdim. Önce arabayı dinler, sorunun kaynağını bulunca da tamire başlardım. Lisedeyken alanımı bile belirlemiştim, otomobil mühendisi olacaktım. Üniversite sınavına son üç ay kala birden fikrimi değiştirdim ve dişhekimi olmaya karar verdim. Babama muayenehanesinde zaman zaman yardım eder, mum modellemelerini ve cilalamaları yapardım ama “bu mesleği seçeceğim, altyapım olsun” duygusuyla hareket etmezdim. Çünkü o zamanlar tek ilgim makinalardı. Sonra ne oldu bilmiyorum fikrim birden bire değişti. Ne kadar dişhekimliği fakültesi varsa yazdım, dişhekimliği tek idealim haline geldi. İlk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’ne girdim ve 1979’da mezun oldum. Şunu da eklemeden geçemeyeceğim, annem beni biraz da dayansa muayenehanede doğuracakmış beni. 1953’ün soğuk bir Aralık günü sabaha karşı üçte doğmuşum. Annem aynı gece 12.00’ye kadar babama laboratuvarda yardım etmiş. Kaderimmiş belki de…

 

Sizden başka kardeşler arasında dişhekimini tercih edenler var mıydı?

Mustafa Tatar:Biz üç kardeşiz; ağabeyim işletmeden mezunu, kız kardeşim de öğretmen. Babamdan bana, benden oğluma bayrak elden ele geçiyor.

 

Siz oğlunuzun dişhekimliğini tercih etmenizde bir rol oynadınız mı?

Mustafa Tatar: Oğlum ilkokuldayken muayenehanenin tozunu yutmaya başladı. Daha o yaşlarda “ne olacaksın büyünce” dendiğinde, hemen “dişhekimi” derdi. Benimkine göre daha erken yaşlarda ve daha kesin bir tonlamayla tercihini belirlemişti. Şimdi hem dedesini hem beni geçmiş durumda diyebilirim.

 

Oğlunuza soralım o halde, dişhekimliğine sempati duymanızda dedeniz ve babanız etkili oldu mu?

Can Tatar: Tek tercihim dişhekimliğiydi. Ailemde dişhekimlerinin olmasının muhakkak etkisi vardır ama bu mesleği seçmemde hiç baskı yapmadılar. Dedem ve babam gibi iki ustadın yanında yetişmek yarışa bir sıfır önde başlamak gibi. 1982 doğumluyum ve 2006 yılında Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Halen cerrahide master yapıyorum.

 

Akademik bir kariyer mi yoksa profesyonellik mi?

Can Tatar: Dedeme hayattayken akademisyen olacağıma dair bir sözüm var. Bunu tutacağım.

 

Babanızdan neler öğreniyorsunuz? Birlikte olmanın artıları ve eksileri neydi?

Can Tatar: Öğrendiklerim paha biçilmez benim için. Onunla birlikteyken tecrübenin konuştuğunu anlıyorsunuz, kitabi ya da didaktik değil, üstelik babam olmasından ötürü her an danışabileceğim mesafede. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Birlikte yenilikleri çift koldan takip ediyoruz.

 

Mustafa Bey, siz şanslı bir kuşaksınız, çünkü babanızla çalışmışsınız, şimdi de oğlunuzla birliktesiniz. Hatta muayenehanenizde üçünüzün birlikte geçirdiği zamanlar da olmuştur muhakkak.

Mustafa Tatar: 2001’de babamı kaybettik ama sekiz sene birlikte çalışma şansına sahip oldum. Çok güzel bir duygu ve müthiş bir deneyimdi benim açımdan. Fakültede eğitim alırken bir gün gelip hastanızla yalnız kalacağınız aklınıza gelmiyor. O an geldiğinde sizden yardım isteyen, size güvenen hastanız bildiklerinizle yetinmek zorunda. İyi olduğunuzu düşünüyor, buna inanıyor. İşte o anda içerde bu mesleği 40-50 senedir yapmış bir meslektaşınızın oturuyor olması, üstelik onun babanız olması olağanüstü bir özgürlük, inanılmaz bir güven veriyor size.

 

Babanız tıbbı bırakıp, dişhekimliğine geçtiği için pişmanlık duydu mu?

Mustafa Tatar: Hayır. Onun da benim de herhangi bir pişmanlığımız olmadı. Benim puanım, o devirde en yüksek puanla girilen Uçak Mühendisliğini bile tutuyordu, kaldı ki bu bölümde bir zamanlar istediğim alanlardan biriydi. İkimiz de mesleğimizi çok sevdik. Babam 37 sene çalıştı, mesleğine aşıktı diyebilirim. Emekliliğinden sonra da bir süre birlikte çalıştık.

 

Siz babanızdan ve hocalarınızdan meslekle ilgili hangi tavsiyeleri aldınız, oğlunuz nazarında genç meslektaşlarınıza neler tavsiye edersiniz?

Mustafa Tatar: Fakülteden mezun olduğum yıllarda kimi hocalarımız “Size gelen 100 hastadan 60-70’i memnunsa siz bu işi biliyorsunuz demektir. Sakın hepsini birden memnun etmeye çalışmayın yoksa çok üzülürsünüz” demişti. Ben de öncelikle mesleğin duygusal boyutuna dair bu öğüdü gençlere vermek istiyorum. Bu meslek insanı çok zenginleştiriyor, ona verdiğimizin 40 katını o bize veriyor. Tüm stresine ve yorgunluğuna rağmen hakikaten işimi çok seviyorum. Manevi hazzı çok fazla, üstelik sosyal bir meslek. Her gün çeşit çeşit insanlarla karşılaşıyorsunuz. Dişhekimliğiyle ilgili konuşacaklara hemen şu uyarıyı yaparım: “Hekim arkadaşlarımla konuşurken dikkatli olun, onlar bir uçağın ön tekerliği ile arka tekerleği arasında varsa kauçuk farkının oranını dahi bilebilirler.” Bu yüzden zamanla çok gelişmiş bir önseziye sahip oluyorsunuz.

 

Unutamadığınız neler var?

Mustafa Tatar: Biz Çapa’da cerrahide çalışırken çıkmayan bir kök bizi çok zorladığında hocalarımız hemen “Ekarte ettin mi?” diye sorardı. “Bakalım nasıl yapmışssınız?” diyerek yardım ederler, yarım saatte çıkartamadığınız kökü, iki saniyede yerinden oynatır ama almazlar, sonra da işi yine bize devrederdi. Babamla da hep bu formatta çalıştık. O da beni hiçbir zaman hastaların önünde zor durumda bırakmadı. Benim ona güvendiğim gibi o da bana çok güvendi. Ben de onun bu güvenini hiç sarsmadım. Oğlumla mesleki ilişkimde bu şekilde yürüdü. Hiç unutmam, arkadaşlarla dışarıda yemekte olduğum bir gün oğlum muayenehaneden aradı ve “Cerrahi bir işle uğraşıyorum, burada bir şey yerinden çıkmıyor, mümkünse hemen gelebilir misin?” dedi. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum ama içeri “Işıkları gördüm, merak ettim, bir uğrayayım” diyerek girdim. Ekarte ettim, kökü yerinden kaldırabildim ama almadım. Oğluma  “Sen devam et, çok iyi gidiyor” diyerek muayenehaneden ayrıldım.

 

Çocukken sahip olduğunuz o müthiş el becerisi dişhekimliğinde de işinize yaradı mı? Mustafa Tatar: Üniversitedeyken ödevlerimi çok çabuk bitirirdim. Hatta asistanlar sınıfta sorun çıkmasın diye ödevi o anda yapmamı isterlerdi. Bazı ödevleri iki-üç kez yapmak zorunda kalırdım. Arkadaşlarımızın bazılarının ödevleri yetişmediğinde eli çabuk birkaç arkadaş muayenehaneye gelir, sabaha kadar çalışır, arkadaşların ödevlerini tamamlamalarına yardımcı olurduk. Gerçi hocalarımız da bu durumu hemen anlarlardı.

İDO’daki görevlerinizden söz edelim biraz da…

Mustafa Tatar: Prof. Dr. Gülümser Koçak, bana “Septiksin sen, beynin böyle” der. Ben de “Hocam ben ‘septik’ değilim, Odam beni böyle yaptı” diye yanıt veririm. İDO’da uzun yıllar mali işlerden sorumlu olarak görev yaptım. Saymanlıktan önce de denetleme işlerinde bulundum. Ankara’da Türk Dişhekimleri Birliği’nde de benzer görevlerim oldu. Gerçi benim de bildiğim rakam 32 ama Oda bana bu görevleri verince yapmamak olmazdı. 1986’da kurulan Oda bizim evimiz gibiydi. İlk yerimiz çok kötü şartlara sahipti ama o günlerden bugünlere geldik.

 

Odanın bugünkü yapısına ulaşmasında uygulanan mali disiplinin önemi çok fazla olsa gerek.

Mustafa Tatar: İDO’da üç dönem saymanlık yaptım. Eski yönetim kurullarının ve çalışma arkadaşlarımın hepsinin çok emeği var bugünlere gelinmesinde. Halen 100. yıl kutlamaları çerçevesinde mali komisyon üyesi olarak görev yapıyorum. 100. yıl mesleğimizin sorunlarını daha iyi anlatabilmek, halkın ve diğer kurumların dikkatini ağız ve diş sağlığına çekmek adına önemli bir fırsat.

 

Genç dişhekimleri olarak temel sorunlarınız neler?

Can Tatar: Ben dedem ve babamın dişhekimi olmasından ötürü çok büyük bir avantaja sahibim ama çevremde herkes bu kadar şanslı değil. Hayatın getirdiği zorluklar mesleğe yeni başlayan birini çok etkiliyor. Muayenehane açmak hem maddi hem de manevi olarak oldukça zor ve yıpratıcı bir süreç. Daha dirençli olmak gerekiyor.

 

Özel zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?

Can Tatar: Stresli bir mesleğimiz olduğu için beni sakinleştirecek uğraşılar ediniyorum. Eskiden sporla ilgileniyordum ama şimdi buna pek vakit kalmıyor. Babamdaki gezgin ruhu biraz bana da bulaştı. Çocukluğumdan beri hep bir yerlere gideriz. Ben de arabayla yaptığım uzun yolculukları çok seviyorum.

Mustafa Tatar: Oğlumun akademik kariyer tercihi her ne kadar benim emeklilik planlarımı biraz ötelese de önceliklerim değişmedi. Hayatta en çok sevdiğim şey seyahat etmek. Uzun yıllar karavan kullandım bu yüzden. Daha az çalışarak Anadolu’yu gezmek, Anadolu insanının hikayelerini öğrenmek istiyorum. Şimdi de arkadaşlarımla birlikte bir emeklilik evi yaptım. Orada ağaçlarla, toprakla uğraşıyorum, bir de atölyem var. Hala mekanik ve elektronik cihazları tamir ediyorum, kendimce yeni icatlar yapıyorum. Evimde uzay teknolojileri hariç her türlü ısınma sistemi var. Bazen malzemeleri ziyan ettiğimiz de olmuyor değil…

ANILAR ANILAR

Can Tatar: Dedemin aramızdan ayrılmasından sonraydı. Zor bir diş çekimi yapıyordum. Babam durumun farkındaydı, çünkü etrafımda dört dönüyor ama beni zor durumda bırakmamak için müdahale etmiyordu. Çekimi yaparken aklıma dedem geldi. İçimden bana  yardım etmesini diledim. Hiç kımıldamayan diş, o saniye yerinden oynadı. Hasta gittikten sonra babam geldi, gözleri doluydu. Meğer o da içerde dedemin resmini alarak aynı dilekte bulunmuş. Onun varlığını hep içimizde hissediyoruz.

Mustafa Tatar: Fakültenin birinci sınıfında öğrencilere el becerilerine artırmaları için sabun yonturlar. Değerlendirmelerden sonra başkaları kullanmasın diyerek de bunlar imha edilir. Oğlum ödevini yaparken babam da ben de yardımcı olduk, aleti nasıl tutması ve hareket ettirmesi gerektiğini gösterdik. Oğlum, hocasının değerlendirmesinden sonra “Bunda dedemin, babamın ve benim emeğimiz var, anlamı büyük, saklamak istiyorum” diyerek izin alıp o mumu eve getirdi. önlemek için bunlar deforme edilir. Biz şimdi o çalışmayı gözümüz gibi saklıyoruz.

 

 

Leave a Reply to Quentinges Cancel reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *